Yıllardır süregelen konuların vukuu bulduğu bir günlük. Borazan gibi hızlı akan zamanda oturup yazı yazabilmek bile lüks artık.
Anadolu tınılarıyla harmanlanan progresif pop rock müzik grubumuz Lagaluga’nın provasına gidiyorum. Yolda arabada geçen zaman, her zaman olduğu gibi sadece kayıp ama yapacak bir şey yok. “Öbür türlü bu sıcakta çok zor” bahanesinin üzerine araba ile döneceğim eklendi ve provada ayran içmeye karar verdim. Soğuk ve tuzlu bir içecek tam olarak istediğim şey! Stüdyodan çıkıp markete giderken, köşedeki üçüncü nesil kahvecide grubun ilk bateristi Umut’un eski sevgilisi olabilecek bir sima gördüm. Biraz zayıf yüzlü geldi gözüme, markete girdim. Önce yol boyu aklımı çelen “acaba kefir mi?” sorgusuyla yüzleşmem gerekiyordu. Durdum ve uzun uzun kefirlere baktım. Kendimi tekrardan ayrana ikna ettikten sonra iki adım sağa kayıp ayranların önüne geçtim. Markalar ve fiyatlar arasında dikkat eksikliğim sıkışmış boş boş bakarken; elli yaşlarında, kalın top sakallı, bez çantalı bir müşteri ayranlara daldığım için fark etmediğim yandaki açık dolap kapağını usulca kapatıp yoluna devam etti. Ben de o an uyandım ve moral verici bir sesle, “dünya iklim değişikliğiyle mücadele ödülünü size veriyorum” dedim. Gülüştük. O da ayran alacakmış. Sağ olsun, kararsızlığım onun kararlılığıyla çözüldü. Marketten çıkıp stüdyoya geçerken, Umut’un eski sevgilisi benzetmesinin doğru olduğunu bana sallayan elini görünce anladım. Kısa sohbetten sonra ona, yan binanın alt katında provamız olduğunu ve müsait olduğunda bir şarkılık davetinin olduğunu söyleyip ayrıldım. Provanın ilk arasına kadar konu aklımdan çıkmış. Neyse ikinci sete girerken aklıma geldi, bir misafirimiz olacağını söyledim sonra sahnedeki açılış şarkımızın başında özel izinli seyircimiz içeri girdi. Gözlerindeki sıcaklıktan sevindiği belliydi. O sevinince biz de sevindik. Seyirci dans ediyor sonuçta. İkinci parçaya başlamadan bir sohbet daha ve sonra kendisi adadan ayrıldı. Bu olay benim için güne yeterlilik vermişti. Karışık ve iç içe bir denk gelmeler neresinden bakarsam bakayım zihinimde bir anlam oluşturuyordu.
Provamız bittikten sonra tam on yıl önce, on yedi Şubat günü kartopu oynuyorlar diye öldürülen Nuh KÖKLÜ‘nün parkında, tekellerde yasal olarak satılan biradan alıp yarının hafif planı eşliğinde yudum yudum içtik. Mükemmelin sonu yoktu ve biz her provada daha iyi çalıyorduk. Mükemmele yaklaştıkça da insanın içinde huzurla karışık bir belirsizlik duygusu oluşuyordu. Solistimiz Jiyan sırtını değirmen taşlarına yaslayıp, ellerini ensesinin arkasına koyarak bu duyguyu bize sergiliyordu.
Yarın olmuştu. Sabah gündelik konular ve evden çalışmakla geçti. Mesai bitimine doğru akşam olacak konserin mental hazırlıkları başladı. Son iki yıldan beri fark ettiğim bir duyguydu bu. Sıradan duş almak, traş olmak veya elbise seçmek böyle zamanlarda daha değerli geliyor. Taksim’e gitme duygum da değişti. Aynı caddeler, benzer mekanlar, insan profilleri müzisyen olduktan sonra daha farklı bir algıya sürüklendi. Sırf o yüzden, duygularımı doya doya yaşamak için evden erken çıktım. Marmaray’la Yenikapı’ya giderken bir yolcunun üzerinde fırıldak olan şapkası dikkatimi çekti. Bu şapkaları sadece Amerikan menşei çizgi filmlerde görürdük sanıyorum. Meğerse Amerikan rüyası gerçek olma yoluna düşmüş.
Şişhane durağından çıkıp İstiklal’e adım attığımda, iki yıl önce yaşadığım bir anı yeniden aklıma geldi. Öğrencilik zamanlarımda vitrin önündeki düzlüklere oturup müzik eşliğinde milleti izleme aktivitesi yapardım. Doğru ritimde bir müzik bulduğunda sonsuz bir klibin içinde gibi oluyor insan. İki yıl önce de bunu yaparken müzik konusu hayatıma girmişti. Zaten Taksim’e gelme sebebim bununla ilişkiliydi. Koreli gezgin bir müzisyen ve Rus konservatuvar öğrencisi yanıma geldi ve kendilerine yemek almamı rica ettiler. Müzisyenlik aurası meğer hemen yükleniyormuş. İstiklal boyunca birlikte yürüdük ve burger menülerimiz ömrü kadar vakit geçirdik. İşin benim için anlamlı tarafı şuydu: Ben o sırada Taksim’de bu gençlerle tanışırken, lead gitaristimiz Şaman da Yoğurtçu Parkı’nda, sanki bozlaklardan kopup gelmiş gibi duran, otantik enstrümanlı Meftun’la tanışıyordu. Bugün ise onlarla birlikte kurduğumuz LagaLuga’nın sahnesi var.
Bireysel nostalji serüven bitirip performans sergileyeceğim mekana gittim. Ekip yavaş yavaş toplanıyordu. Eksik olan tek şey dolup taşan seyircilerdi ama bizi kısa zamanda tanıyıp gelen ve çaldığımız müziklerle kendilerinden geçen seyirciler bu gün için yeterliydi.
Aslında yazmak istediğim çok konu var ama anca bunu kafamda toparlayabildim.
Şimdilik kalın sağlıcakla

Leave a Reply