Ahbap çavuş bizim işimiz

Millet olarak ilişki biçimimiz. Bir kuruma girince, içeriden tanıdık bulma hayali ya da işimiz olmayan bir konuya bulaşma isteği artık reflekslerimiz olmuş. Çözüm getirmediğini tecrübe etsek bile, başka bir yöntemin olmadığına da kendimizi inandırmışız. Bu durum, gündelik işlerimizin, yaşam ahlâkımızın ve tercihlerimizin bir parçası hâline gelmiş. Bu yazıda, hayatımıza giren ahbapların nasıl güven kazandığı değil; bizim onlara neden güven verdiğimiz incelenecek.

Güven, bir işi başlatmak ve tamamlamak için gereken en önemli iç güçtür. Onun sayesinde bebeğin ilk adımı yere basar. Çevrenin uygunluğu, umutla bakan gözler ve yerde bir iki yastık bu isteği besler. Çevrenin güven algısı da zamanla bireyin güven farkındalığına dönüşür ve (yapabilirse) önce kendi olma, sonra topluluk, toplum, millet, vatan olma sürecinde etkisini gösterir. Tıpkı doğadaki fraktalların oluşumu gibi, küçük parçalar bütünü yansıtır. Bireyin güven anlayışı toplumun güven anlayışına dönüşür; çünkü benzeyenler arasında yaşamak güvenlidir; o yüzden bazen insanlar topluluğa dahil olmak için değişir. Bu serüvendeki farklılıklar, başka bir yazım olan konfor alanı mesirelerinde gözlemlenir.

Konfor değişiklikleri pek sevmez. Getireceği pürüz ve pürüzün çözümü öngörülebilir olduğu için, denenmiş olan güvenlidir. İşte bu yüzden güven, çoğu zaman sorgulamanın ve çözüm üretmenin maliyetinden kaçan zihnin tembel bir tercihidir. “Sana güvenim sonsuz” diyerek sorumluluğu üstümüzden atıp tembel tercihlerimizin altına sığınırız. Evimizi emanet edebileceğimiz ‘güvenilir’ bir temizlikçi bulmak için araya ‘güvenilir’ aracı kurumlar koyarız ama olası bir kazada tarafların hakları ya da güvencesi nedir, hiç merak etmeyiz. Çünkü derdimiz adalet değil; sadece konforlu bir güven yanılsamasıdır.

Güven aslında güvensizlik içinde kendini var eder. Her şey güvenilir olsaydı, toplanan vergilerin savunma bütçesine aktarılmasına gerek olur muydu? Ya da deprem riski yoksa zorunlu deprem sigortasına da gerek var mıydı? İşte burada güven ve güvence üzerine kurulan Maslow’un piramidinin ilk dört basamağı devreye girer. Fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik güvensizliklerin hepsi, güven oluşturma kılıfı altında, gelir kapılarına dönüşür ve dünya bu biçimiyle şekillenir. Bu ticari döngüde de “güvenilirlik” hâlâ kontrolün temelini oluşturur. Algılarla gelişmiş olan güven konusu söz sahibi olanların güven gözlükleriyle denetlenir ve bize sunulan konforlu alan içinde güvenle yaşamamız beklenir.

Peki, mevcuda güven kalmamışsa ne olur? Sorunu çözecek sorumlulukları üstlenmek yerine, güvenilecek başka alternatifler aranır; çünkü amaç, güven kılıfı altında duygularımızı taşere etmektir. İşin ilginç tarafı, kolektif bir biçimde gelişen bu kusurlu güven kavramı belli bir kabule ulaştıktan sonra önce alternatiflerini domine eder, onların da kendisine benzemesini sağlar ve ardından da onları yönetir. Yani hem ahbap çavuşunu bilir, hem de çavuş ahbabını. Arada güven kazanmak için birbirlerine ters düşebilirler, ama işin özünde iyi niyetin suistimali vardır. Sonuçta ahbabı var eden çavuşun ta kendisidir ve adını değiştirmeye bile gerek yoktur.

Oysaki körü körüne bir güven arayışından ziyade, güvenilmez olanları belirlemek ve onlara çözüm getirmek, güvenilecek olanların kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlayacaktır.
Şimdilik kalın sağlıcakla.

Leave a Reply

Discover more from e.i.

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading