Aradığını tersten bulmak

Mayıs bütün doğallığıyla açılıyor hayat. 9-10 mayıs hafta sonu da öyle oldu. Yıl boyu uğraşılan bazı konular, tıpkı tohumun toprağı yarması gibi baş verdi diyelim. 

İlki Lazika Koro ile Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde, Sansev’in 11.’sini düzenlediği uluslararası çok sesli koro performansımızdı. Gün tabii ki vazgeçilmez aile rutinlerimizle başladı. Yazının başlığındaki terslik daha gelmedi ama bu hafta da rutinlerimizde alışılmadık bir başlangıç vardı. Nilgün Tekirdağ’daydı ve ben Arda’yı İngilizce kursundan aldığımda o eve gelecekti. Biz havuza gittiğimizde de o piyano dersini görecekti. Bütün bu karışıklık çözüldükten sonra da hane işleri tam hızıyla başladı.

Koro performansımız saat 20:15’te ve ön hazırlıklar için saat 18:00 gibi buluşulacak. Ben evden erken çıktım, çay, sohbet, muhabbet derken kıyafetleri giymekle başladı heyecan. Ortam panayır alanı gibi, minik korisler, peşlerinde telefonlu ebeveynler, salonun önünde alkış arasında içeri girmeyi zorlamaya hazır seyirci grubu ve kapının önünde de garip bir görevli.

Şefimiz ses ve beden açmamızı fuayede yaptırdı. Bu güzel hareket sayesinde heyecanla karışık özgüven aldık. Sonra hızlı bir şekilde -3’e provaya gittik. Önceki koroyu dinledik, alkışladık ve sıra bize geldi. Benim aklımda ise ara ara Nilgün ve Arda salona geçti mi sorusu geliyordu. Provadan sonra koştum yukarı, buldum onları, verdim emanetleri (telefon, cüzdan, ceket), indim bu sefer -1’e. Artık mola vermemiz ve dinlenmemiz gerekirken, beraber oldukça heyecan her yerde artmaya başlıyordu. Şefimiz kendinde durumunu fark edince gitmek istediğini söyledi ama bizi de bırakamadı. Ben de kestim ipi. Yanlış kullanılan kelimeler yüzünden bir çatırtı koptu. Bu durumda bizleri bir biçimiyle motive etti.

İlk kez kolektif bir biçimde sahnede sesim çıktı. Çevrendekilerle sadece gözlerle iletişime geçmek güzel bir deneyim. Sesimiz güzel çıkmış. Nilgün beğendi. Arda ise biraz sıkılmış ama sesin çektiği anlarda kafasını tabletten kaldırıyordu.

Pazar Anneler Günü’ydü ve Arda’dan beklentimiz büyüktü. Kendisi de bunun farkında olduğu için yalnayak ve pijamalı bir biçimde aldı elektrik süpürgesini ve bizim odamızın halısını süpürdü. İşi bitirdikten sonra “Benim halımın üzerinde kırpıklar olunca tahammul edebiliyorum ama sizin odanızdaki halıda böyle bir duruma hayır.” demesin mi?

Hem taşınacağımız evin ihtiyaçları, hem Anneler Günü, hem de açlığımız nedeniyle kendimize geldiğimiz gibi doğrudan IKEA’ya gittik. Bazen çok çeşidin olması da hiç çeşit yokmuş gibi bir his getiriyor insana. Neleri alabileceğimizin görerek deneyerek listesini yapıp, sembolik 2-3 küçük parça aldık ve eve döndük.

Hafta sonunun son çeyreğine gelmiştik. Artık kalanları, yolda belirenlerle harmanlayıp yola devam edeceğiz. Belirenlerin mevcut plana cuk diye oturması akışın yerinde olduğunun göstergesi diyerek. Evden yine tek çıktım. Temsiliyetimin temeli aslında boktan bir konu. Daha çekilir olmasına denk gelen ilk cuk lagaluga’nın ilklerinden arkadaşımın kısa İstanbul ziyaretinde beni görmek istemesi oldu. O esnada ne oldu bilmiyorum ama durumu gördüm ve artırdım. Buluşacağım arkadaşı benimle tanıştıran kişiyi de ben aradım. Onunla da 14dk içinde boğa önünde buluşabilme ihtimali cukx2 oldu. Hep beraber yürüyerek konuşmak çook keyifli oldu.

Ana buluşma Moda 1 parkında olacağı için alanda kendimizi eğleyecek şeyler bulduk. Benim konum belliydi ama sürüklediğim arkadaşların ayak masa tenisi oynaması güzel oldu. Arada da imece usûlü kurulan ve mikrofon direği olmayan bir konserde bunca okumuşlukla bir insan nasıl sadece mikrofon direği olabiliyor onu izlediler. Bir elimde mikrafon tutarket yere bastığım çıplak ayaklarımın üzerinde dans ettiğim için benim keyfim çok yerindeydi. Hatta o mikrafon direği rolümle, çimlerde oturan seyirciler yorulmasın diye, müzisyen arkadaşlarla birlikte, sahneyi seyircilerin tam dine bile taşıdık. Zor olmadı 2 tane orta boy kolon ve çeşitli kablolar. Mikrofon direği zaten hareketli. Üç şarkı boyunca mikrofonun ucunu solistin dudaklarının önünde, uygun mesafede, solisti özgür bırakarak takip etmek çılgın bir deneyimdi. Onun sayesinde şan dersimde mikrofonu doğru kullanmaya başladım.

Parka sürüklediğim arkadaşlar ayrıldı. Arkada üç-beş sohbet ettikten sonra sahilin Göztepe parkına aile olarak gitmek için ayrıldım. Yolda Nilgün ve Arda ile buluşup trenle önce haziran ortasında taşınacağımız eve oradan da Göztepe’nin dibine düşen sahil parkına gittik.

Buraya gelmemize vesile olan arkadaşım, ağaçlar arasına gerilmiş perlon üzerine oturmuş sohbet ediyor biryandan da yeni yürüyüp doğayı keşfeden miniğinin peşinde. Olay yaklaştıkça daha belirginleşiyor. Kendisine kızıl sakallı Davinchi lakabını uygurduğum arkadaşımda oradaymış. Sohbet muhabbet o biçimdi sonra jonklörlerin her cumartesi buluştuğu bu alandan etki alan bir grup ağaçlar arası gerilmiş perlon üzerinde yürümeyi deneyip, bir biçimiyle bizim sohbetimizi baltalayıp, bir biçimiyle sohbeti yeni bir düzleme taşıdılar. Sorular, cevaplar, yorumlar. 5 metre yakımında eğlenceli bir tiyaroyu izliyorum. Deniz bir tarafta, ağaçlar, kuşlar, gülen insan sesi falan inanılmazdı. Sonra birden bizim cegaver Davinch birden yükseldi ve “Tamam aranızdan birini seçin 10 dakikada ipin üzerinde yürümeyi öğreteceğim” dedi. Kısa bir sessizlik ama çok kısa sonra bu konuya en uygun olan seçildi. Şimdi o sessizlik tek bir ses olmuştu. Davinch’nin sesi. O kadar güzel ve mantıklı anlatıyordu ki onu dinleyen herkes eminim kafasının içinde o hareketleri yapıyordu. En azından ben onu yapıyordum çünkü burnumun dibinde, bedava sırat köprüsünü geçme 101 dersi veriliyordu. Dersimizi top yekün aldıktan sonra günün son aktivitesi de bitti. Ama bizim için gün bitmedi. Orası da bizde kalsın.

Şimdilik Kalın Sağlıcakla

Leave a comment