Dünyadaki uzaylıların iyi niyet ve kapsayıcılık arzusuyla başlayıp konfora ve egolarına yenik düşerek şeytanlaştıkları bir yolculuk hikayesi. Yazıda medeniyetin aslında “tek dişi kalmış” bir gösterişten ibaret olduğu ve cahilleri koltuk sevdasına nasıl gömdüğü anlatılacak.
Başlangıç hakikatı nasıl olduysa olsun, insanlığın o “görece” uzun tarihi, yetersiz insancık algısı ve yol boyu çeşitlenen yaşayış biçimleri anlayışları farklılaştırıyor. Aslında durum, bir ağacın dallarındaki yapraklardan farksızdır; detayda çeşitli, fakat işlevde aynıdır.
Yaprakların dala tutunması gibi, her birimiz hayat yolculuğunda yalnızız. Ayaklarımız, ellerimiz ve dilimizden başka hiçbir şey bedenimizi taşımıyor. Dilin bu listede olması şaşırtıcı gelmesin; kendisi, bir zihnin diğer zihinlere ulaştığı sesi çıkaran organdır. Onun sayesinde yolda arkadaşlar ve yoldaşlar bulup yolculuğu çekilir kılıyoruz. Fikirlerimizi paylaşıyoruz, icatlar yapıyoruz ya da kendimize müritler bularak bedenimizi başka ayaklara taşıtabiliyoruz. Aslında bu sonuncusu o kadar da “şeytani” sayılmaz; hepimiz bir şekilde yapıyoruz. Eve yemek söylüyoruz ya da tuvaletimizi temizlettiriyoruz.
Var olduğumuz andan bugüne dek, konfor alanımız uğruna çıktığımız bu yolculukta medeniyetin döşediği taşlar üzerinde yürüyoruz. Yol boyu tecrübe edilen duygusal ve fiziksel etkileşimler zevke dönüşünce yol güzelleşiyor. Zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor; sanki bükülüyor ve bizim için bir tercih sebebine dönüşüyor. Rasyonel yaşamın kaosundaki minik konfor alanları sayesinde sterilliğe yöneliyoruz. Oysa o medeniyet yolunda at kesilmiş et olmuş, silah arabaya dönmüş. Avrat/Eş-Aşk ise maalesef paraya bürünmüş durumda. Biz ise hâlâ geçmişten gelen bir dayanak sandığımız değneğimize yaslanarak yola devam ediyoruz. Hal böyle olunca, yoldaki sapmalarda gırla gidiyor.
Örneğin; her şeyin kutsal bir güç tarafından var edildiği inancıyla yürüyen bir kişi, dedesi ile torunu arasındaki farkı yorumlayamazsa anlam eksik kalıyor. Ya da tam tersi; hayatın bir patlama devinimiyle çeşitlendiğine inanıp da termometrenin nasıl çalıştığını bilmeden suyun 100°C’de kaynadığına inanmak da bir nevi anlam eksikliğidir. Kaldı ki suyun tam 100 °C’de kaynaması imkânsıza yakındır. Dünyanın belli başlı kuralları vardır ve bunların bir kısmı sadece dünyayı kapsar. Belirsizliklerini, dünya içindeki tüm etkileşimlerden alırlar. Saf su, sadece deniz seviyesinde ve normal atmosfer basıncı altında 100 °C’de kaynar. Ancak suyun “saf” kalması zordur ve biz durmadan kirlettiğimiz için bu, her geçen gün daha da zorlaşacaktır.
Günümüzde yolda kendi adımlarınla ilerlemek bir cesaret işidir. Bilge kişi, her adımının doğuracağı tepkiyi öngörerek bir hayalet gibi temkinli ilerler. Sadece teoride kalanlar korkudan adım atmaktan çekinip akıntıda kendilerine yer edinmeye çalışarak farkında olmadan şükürcü tarafa geçerler. Tecrübesizler ise meydandaki huzurlu sessizliği boşluk sanıp, görmemişliğin arzusu ile, cahilce bir inançla bütün yolları işgale kalkışırlar. Müdahale edilmeyen her yanlış, zamanla kolektif doğruya dönüşüp toplumsal kabule varınca, kitlelerin özgünlüğünü sömüren karanlık bir patikaya girmiş olabilirsiniz. Artık kritik kütle aşılmış, fedakârlık yapmak yerine, “neden biz de bu lüksten faydalanmıyoruz?” sorusu sorulmaya başlandığından bu yana dişlilerden ses gelmeye, hatta kırılmalar başlamıştır.
Ana neden keyfimize olan düşkünlüğümüzdür. Bu düşkünlük, bilinçaltımızda mutluluk ve hakikat arasında bazı kavramlar için savunma mekanizmaları kurar. Bize neye gülmemiz veya neyi “başarı” görmemiz gerektiğini dikte eden kolektif bir zırh ve altında görünmez bir bağımlılık sunar. Herkes ne yapılması gerektiğini bilir ama uygulamada koca bir sessizlik hâkimdir. Tıpkı sigara gibi… Kolektif biçimde zararlı olduğunu biliyoruz ama kolektif biçimde içmeye devam ediyoruz.
Sigaraya başlamak gibi, asıl amaç keyif almaktır. Ancak bu keyfi nasıl aldığın önemlidir, çünkü Şeytan tam burada gizlidir. Gösteriş, ibadetten daha eskidir; arkeolojik kazılar bile bunu doğrular. Konumuz gösteriş… İbadetin kendisi kişinin özelidir, ancak insanın en kutsal değerlerine tepeden bakan o lüks gökdelen oteldeki süit oda kahvaltısı nedir? Kadehteki şarap değil, yalnızca ezilmiş bir elmanın suyudur; fakat burada mesele içerik değil, o kadehin temsil ettiği gösterişin ta kendisidir.

Kalın sağlıcaxla

Leave a comment