2015 yılında, gezi zamanı, karşılaştığım görsel aklımdan hiç çıkmadı. “Neden?” diye sorduğum bir kısım sorunun cevabın bulmamda şablon oldu.

Eğitim, bilhassa zorunlu eğitim istenilen kalitede toplum yetiştirmek için etkili bir yöntem. Alman’ın disiplini, Hindistan’ın yazılım endüstrisindeki yükselişi gibi örnekleri var. Bu iş bir strateji işi. Yirmi yıl sonra nasıl bir toplum istiyorsan tasarlıyorsun, sistematik olarak devam ediyorsun, sürekli değiştirmiyorsun ve istenilen toplum gümbür gümbür hazır.
Görsel evrensel. Yöneticilerin boomerlarından aldığı ders ve küreşelleşme rüzgarıyla insanlığı işçi sınıfından müşteri sınıfına geçirme isteği olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle sistemin sorun çözen değil, çözümü tüketen insana olan ihtiyacı. Görseli güncelleştirmek istersek sıradaki örnek cümlesinde yapay zekanın olacağı da kesin. Değirmenin suyu nasıl dönecek. Arka planda detayları nasıl olacak? Yaşayıp göreceğiz. Benim konuya bakış açım şu şekilde ama şimdi konuyu geri dönelim.
Jeopolitik konumumuzun faturasını, kültürün olgunlaşamaması olarak ödüyoruz. Doğu ile Batı arasında bir yol geçen hanı olmanın getirdiği al-sat zihniyeti üzerine, yoldan geçen güncel teknolojiler savrularak eklemlendi; böylece tutarsız yapılarla örülü bir varoluş biçimi ortaya çıktı.
1920’lerde dünyada kartlar yeniden dağıtılırken, jeopolitik konuma uygun biçimde tasarlanan ve gelecekte daha güçlü liderler yetiştirmeyi hedefleyen eğitim modeli, ilk mezunlarıyla fayda sağlamaya başlamıştı. Ancak zaman akar, konjonktür değişir; su uyur, düşman uyumaz. Dönemin yöneticileri, başarıdan duyulan korkuyla ve koltuklarını koruma refleksiyle Köy Enstitülerini kapattığında, bugün içinde bulunduğumuz torpilli diplomasisizlik halinin rotası da çizilmiş oldu.
Kararı alan isimler zaman içinde eleştirildi; ancak bu kararın bir yönetim zihniyetinin ürünü olduğu gerçeği yeterince irdelenmedi. Böylece iş “toplum yetiştirmek değil”, “kadro yetiştirmek” oldu. Böylece akıl değil bağlantılar konuşmaya başladı.
Bazı insanlar yönetici olabilmek için fikirlerini değiştirebiliyor. Örneğini çok gördük, görüyoruz. Bazılarınında fikri yönetici olunca değişiyor. Yani, o zamandaki “A” bu zamandaki “A” değildir. O zamanda yönetimde olan “A” başka bir zamanda yönetimde olan “B” ile aynı stratejiye sahip olabilir.
O zamanlar topraklar verimli olduğu için kısılan eğitim musluğu stratejisi de meyvesini verdi. Yolun yol olmadığı hızlıca anlaşıldı. Kopan bir yaygarada strateji bir sefer daha elleçlendi. Alışınca durur muyuz? Cümbür cemaat bu yola tutulduk. Gelecek nesillerimiz için eğitime, tıpkı düşen bir topun her seferinde daha erken ve alçağa zıplaması gibi elleçlendik durduk. Bazı atasözleri, deyimler ve özlü sözler ile cahil cesaretimiz ve bu cesareti meşrulaştırma kabiliyetimizi geliştirdik. “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” sözüyle hayatımızdaki tüm adaletsizlik, iki yüzlülük hallerini normalleştirdik. Hürmet, adet, gelenek diyerek sistematik olarak susturulduk. Laflarda kurulan hayat üniversitesi kavramıyla ilk, orta okul ve lise mezunları kendince diplomalarını oluşturdu. Eline tornavida alanı usta belledik, “ustam” diye övdük. Boş övgülerle şişen tamirciler de elerindeki çekici kaba kuvvetleriyle sallayarak, tamirini bile yapamadığı arabayı var eden mühendislere suç buldu. Çok sıkışınca da “okumuşsun ama adam olamamışsın” diyerek kendi değersizliğini karşıya yükleme cesaretiyle süreci yelledi. Dünyayı ustasından öğrenen çırak ne yapsın. Geç saate, yorgun eve gelince televizyon karşısında dinlenmesin mi? Yaşanan günlük olayların içinde topluluk karşısına söyleyemediği sözleri duymak, onlara gülmek iyi geliyor. Dinlendiriyor. Hem gülmekten koltukta hareketsiz bir şekilde otururken ön loblar da şekileniyor. Artık korkuları, aşkları, ihtirasları, her bir şeyleri karşısında uyuklayarak öğrendiğimiz teknolojik aletlerimiz var. Hayırlı olsun. Sayelerinde, damla damla pratik zekamızla iş bitiricilik yeteneğimizi geliştirdik, küreselleşme stratejisine destek vererek büyüdük, çoğaldık. Öyle ilerledik ki tecrübesizliklerimizin faturası toplumun tüm sınıflarına ulaştı. Sanki değişimden önceki doygunluk seviyesine ulaştık gibi ama bu konu da tam bilinmez.
Her birimiz, kendince yukarıdaki görselin bir bezerini oluşturabilir. Tablodaki tarih dilimlerinde, televizyonda neler izlediğini düşünmek, hatırlamak için güzel bir başlangıç. 1985 – 2000 arası aklımdakilerle size bir harman yapayım. Olumlu öğreticilerle başlayalım. Sonsuz bir Kemal SUNAL hatırlıyorum. Taşradan şehre inme yolculuğumuzda, gündeliklerimizle işlenmiş dolu dolu bir yol arkadaşı. Her akşam bir tane ailecek alınabilir. Sonra apartman hayatı ve şehirli soğukluğunu bize aktaran BİZİMKİLER geliyor aklıma. Olumlu öğreticiler sınıflandırmasında son olarak, öğrenci zamanı fakirliklerimiz ve birlikteliğimizi içeren YEDİ NUMARA var. (On numara diziydi kendisi). Şimdi gelelim sinsi normalleştiricilere. Burada da gülmece var ama biraz kibirli çünkü konular ciddi. Ciddiyeti seviyoruz. DELİ YÜREK ile başlayan yolculuk KURTLAR VADİSİ ile devam ediyor. Sayesinde hayatta yaşayamadığımız artistlikleri hayallerimize sığdırdık. Kurguda yaşanan konuların gerçeğe benzerliği de işin iş bitirici tarafı oldu. Bu sayede izlenebilirlik arttı ve bizler de hayatımızı normalleştirebildik. Kafamıza çivi çakar gibi çakılan, bürokratik aksaklıklara OLACAK O KADAR dedirten, hiç çözüm üretmeyip gülücüklerimizi kursağımızda bırakan normalleştirici ile konuyu kapatalım. Son paragrafa geçelim.
Görsel sadece bir modeldi. Bana bir bakış açısı kazandırdı. Onun sayesinde gördüklerimi yazdım. Hatırladıklarım var bir de. Üniversite sınavına girerken cevapların zaten belli insanlara dağıtıldığına dair herkes tarafından bilinen bir dedikodu. Tarık AKAN’ın “Bugün başımıza gelenler bundan önce görmezden geldiklerimizden kaynaklıdır.” sözü tam oturuyor. Bundan sonra ne yapacağız yolculuğuna ışık olması ve birlik beraberliğin sadece ağızlardan çıkan sözler olmaması dileğiyle.
Şimdilik Kalın Sağlıcakla.

Leave a reply to Vergiden Düşülen Kutsallık – e.i. Cancel reply