Kitabın son sözüne geçmeden önce sona yakın sayfalarda biraz gezinelim. Dedelerimizin köyde büyüdüğü zamanlara. Konforun kelime olarak değil, elindekilerle varlığını sürdürebilme kabiliyeti olarak bilindiği alanlara.
Bu sayfada, mezapotamya diyarında 30 dekarlık alan olsun. Meyveli, meyvesiz ağaçlar olsun yamaçlarda, düzlüklerde. Sebzeler, çiçekler, dikenler olsun bahçelerde. Tavuk, koyun, inek, kedi, köpek, fare, böcekler olsun ahırlarda. Bunların tam ortasında da tüm gününü doya doya yaşayabişeceğin işlerle dolu bir ev ve içinde güneş doğarken başlayıp, güneş yeniden doğarcasına sürdürdüğün tekrarlı bir hayat. Konfor alanına denk bir hayat. Özlenesi ve özenilesi (!).
Yakın bir sayfada Karadenize bakan kuzey bir yamaç alan olsun. 30 dekar nerde? Evini çatacak düzlük bulduysan ne ala. Ahır onun altı. Bostanlarda yanındaki, yakın düzlükler. Bir insan başka bir insanı görmeden kaç gün geçirebilir? Ya da uykunda bostanına ayı indiğinde köpeğini nasıl korursun açlıktan. Hal böyle olunca mezapotamya alanlarında yeterli olan iş yapış pek yeterli olmuyor. Hem zekâ gerektiriyor, hem de birliktelik gerektiğinde.
Bir ön sayfada Toros dağının Akdenize uzanan düzlük alanları olsun. 30 dekar fazlasıyla var. Bir de denizin suyu tuzlu olmasa sahildeki alanlar işe yarar tarlalar olurdu ama olsun iç kesimlerdeki yetiyor da artıyor haneye. Hane olabilenlere. Zekâ ister istemez gelişiyor denizlerdeki balıkla. Düzgün kullanılmayınca zorlayabiliyor, zorbalıyor hayatı. Sahilleri değersiz gözükse de rahat ulaşılabilir bir deniz sunuyor. Böylelikle denizden gelen zekâ yelkenlerle deniz’e verilebiliyor kuşaklarca.
Kitabın ilerleyen bölümlerine inildikçe alanlardaki yaşam koşulları sadeleşiyor. Evlerde sular musluktan akmıyor ya da “ev” denen yerde akan bir su olmuyor. O zamandan günümüze zaman su gibi akıp gittiği için, oluşlar kendi içlerinde derinlik ve karışmışlıklar barındırıyor. Hızlı bir şekilde anlatmak gerekirse. Batının refah anında, doğunun refah adına yaptığı akıl yürütmeleri alanlarda bir biçimiyle oluşmuş ve kendi iç dengeleri ile gelişmişler. Buharın, “basınç olarak” işe yarayabilme fikriden faydalı bir icat olabilmesine kadar geçen iki bin yıllık zaman diliminin başlarında, alanlarda hakim “ortak” akıllar ile kurulan medeniyetler kültürleri oluşturmuş, ortak inanaçları belirlemiş. Kimin deniz, kimin kara olduğu belli olmayan kıyılara vuran dalgalar gibi zamanla alanlar birbirlerine karışmaya başlamış. Çevresinde olup bitenlerden çok az seviyede haberdar olarak başlayan yaşam, konfor alanı arayışı ve kalabalıklaşmanın etkisiyle çevresine duyarlı bir hale evrilmiş. Ortak yaşam bir tercih olmaktan çıkıp bir zorunluluk haline gelirken, geride tek bir soru kalır: Konforun yerindeyse, neden biriyle ortaklık yapasın?
Günümüze kıyasla çok daha çetin olan bu dönemlerde alanların genelinde ortak bir ritim vardır; konfor, satın alınan bir imkân değil, belirsizlikle kurulan bir denge hâlidir. Elinde ne varsa, elin ne kadar güçlüyse ve emeğini ne ölçüde hayata katabiliyorsan, o alanın içinde tutunma şansın da o kadar artar. Zekâ, soyut bir üstünlükten çok, var olunan alanın gerekliliklerine uyum sağlayabilme becerisi olarak biçimlenir; yaşam şartları değiştikçe zekânın yönü de değişir, ancak konforun anlamı büyük ölçüde aynı yerde kalır. Bu koşullar, insanları yalnızca hayatta kalmaya değil, birlikte var olmanın sınırlarını da yeniden düşünmeye zorlar. Dedelerimizin zamanındaki Mezopotamya, Karadeniz’in kuzey dağ yamaçları ve Akdeniz kıyıları bu açıdan benzer bir hikâye anlatır: karmaşanın içinde kendi dengesini kuran Anadolu, tek başına yaşamın neredeyse imkânsız olduğu Kuzey Avrupa ve imkânların ve ihtiyaçların seni çıldırtırcasına taştığı Güney Avrupa. Konforun birlikteliğinin biçimini belirler.
…………. (devam edecek)
Leave a reply to Taşı kaldırmak için doğru yerinden tutmak gerekir – e.i. Cancel reply