altı şubat’ın üçüncü tekrarı

Kol kırılır yen içinde kalır.
Üçüncü yıl dönümünde, Karanlık Zamanlarda Şarkı Söylemek belgeseli bugünü dönüştürmeye dair güçlü bir hatırlatma yapıyor. 2019’da kültür ve sanatla kendi coğrafyasında bir dönüşüm hayaliyle yola çıkan, Hatay’ın senfonik formdaki ilk ve tek orkestrasının bir kolu olan Hatay Senfoni Orkestrası’nın zor zamanlarda ördüğü dayanışmayı anlatıyor; durdurmamız gereken bir trenin içinde olduğumuzu ve hep birlikte imdat frenine asılmamız gerektiğini söylüyor. Bir süredir müzikle uğraşan biri olarak, müziğin iyileştirici gücüne bizzat tanık oldum ve bu kollektifliğin çözüme ışık tutacağına inanıyorum.

4,5 yıldır Gazhane Çevre Gönüllüsü ve 6 Şubat depreminin ilk beş gününde İskenderun merkezde, 20 yıldır gönüllüsü olduğum İstanbul Üniversitesi Doğal Afet Arama Kurtarma Topluluğu ile sahada olan birisi olarak açılış konuşması yapma işi bana düştü. Konuşmanın taslağını da blog yazısı olarak buraya paylaşmak da benim tutumluluğum diyeyim.

Yaşanan durum hiçbirimiz için yeni olmadığından geçmişe benzeyen sözler söyleyip olayı yine çözümsüzlükte de bırakmak istemiyorum. Buluşmanın temelinde afet kavramı olduğu için enkaz gibi bir aktarım yapacağım. Kısa kısa farklı zamanlarda yaşanan, yaşanmış tecrübeler, gözlemler aktaracağım. Konuları ilişkilendirme ve anlama kısmını biraz size bırakacağım.  

6 Şubat sabahında Türkiye ve Suriye`yi sarsan deprem bir ilk değildi ve canlı bir yerkürede yaşadığımız sürece son da olmayacak. Küreselleşme sonrası başlayan agresif şehirleşme hareketleri ve algımızın üzerine çıkmış teknolojik, “gelişmiş” haber alma kabiliyetlerimiz deprem ile yüzleşmemizi travma seviyesine hızlıca ulaştırdı. Bunu hormonla yetişen bir salatalığa benzetebilirsiniz. İşte bu hormonluluk hali “Depremle yaşamayı öğrenmeliyiz” kavramının yanlış yorumlanmasına vesile olarak konuyu, çoğu zaman deprem sonrası hazırlanan çantalara ya da güvenli olduğu inandırılan evlere taşınmakla sınırlı bıraktı. Aslında önemli olan hayattaki afet ve risk kavramlarını anlayıp, niyet ve eylemi içerisine doğru, dengeli yerleştirebilmek ve onu takip edip değerlendirebilmekten geçiyor. Tıpkı Müzik gibi eğer denge kurulamazsa anlaşılır bir şey de çıkmaz.  

6 Şubat sabahı herkes gibi haber aldık ve 20 yıllık birikimle değerlendirdik IDOSK olarak alana gitme kararı aldım fakat üniversitenin araç çıkartamayacağını öğrendik. O sebepten bekledik. Askerler de afet alanlarına geç intikal etmişti zaten. Neyse seferberlik ilan edildiği için biz de kendi inisiyatifimizle yollara koyulduk farklı zamanlarda çıkmış 6-7 araç gidiyoruz. Seferberlik ilişkisini, bu afet sırasında tanık olduğum bir paradoks üzerinden; depremden etkilenmeyen insanların iyilik adına süreci nasıl yorduklarıyla paylaşmak isterim. Alana kamyon kaldırıyoruz diyen, demeyen tüm kurumların, belediyelerin önünde sıralar olmuş sanki evlerinde kullanmadıkları eşyaları atarmış gibi kurumun önüne koliyi, yarım yamalak poşetlerin içindeki kıyafetleri bırakıyorlar sonra biz yardım ettik tatminiyle evlerine geri dönüyorlardı. Daha alanlarda arama kurtarma faaliyetleri başlamamış tam olarak nelere ihtiyaç var belli değil ama ortalıkta listeler paylaşılıyor. Çok mu şey biliyoruz acaba? Neyse. O tırlar yüzünden veya daha ihtiyacı bile belli olmayan yardımlar yüzünden bugünler için eğitim almış arama kurtarma toplulukları yollardaki trafikten, benzin kuyruklarından, yağlamanmış market raflarından kaynaklı olarak alanlara geç ve eksik intikal ediyor. Beni en çok etkileyen konu ise enkazlar altından çıkan baza içindeki temiz battaniyelerin çöpe atılıp, enkazdan çıkan ölü bedenleri kilometrelerce uzaktan gelen battaniyelere sarmamız oldu. (Detaylı yazılar için 2023 Şubatında Sallantının bir parçası İskenderun,
Kargaşayı Çözmek için Kullanılan Telefonun Kargaşa Yaratma halleri)


6 Şubat’tan sonra Gazhane Çevre Gönüllüleri olarak konu hakkında yaptığımız ilk aktivite Mor Dayanışmanın Çatı belgeselini göstermek olmuştu.  Orada bir sahne vardı. Orta yaşlarda bir erkek, “Bu topraklarda ne medeniyetler kuruldu. Ne medeniyetler yıkıldı ve yenileri kuruldu” diye öğretici bir öfkeyle bağırıyordu. Yer kabuğuna, faylara bakınca anlıyoruz ki hareket olan yer bereketlidir, enerji doludur. Biz de göç ederken ne yapmışız? Hiç düşünmeden yerleşmiş, medeniyetlerimizi tam da ortasına kurmuşuz; çünkü mantıklı olan buydu. Zaman geçtikçe bu mantık o kadar ilerlemiş ki, dere yatağını imara açmayanı değil; açanı aklın zaferi saymışız.”
İster kabul edin, ister etmeyin ama bu düşünce biçimi her birimize bulaşmış durumda. Örneklerini atasözlerimizle vereceğim: “Üzümü yebağını sorma”, “Bal tutan parmağını yalar” ve en sevdiğim “Devlet malı deniz, yemeyen domuz.” Ya bu nasıl bir mantıktır çalmayanı İslam’daki haram hayvan sınıfına sokmak? Böyle atasözlerimiz olduğu için utanıyorum; bu sözler ata sözü olamaz, sonradan uydurulmuştur diye düşünüyorum. (Farklı biçimleriyle normalleştiriciler hakkında, Diploma ile diplomasi torpilleme, Dil-Din paradoksu, Vergiden düşülen kutsallık )

Şimdi zamanı biraz daha güncele çekeyim. Bulunduğumuz coğrafyadaki son 100 yıla. Benim anladığım köy enstitülerinin kapatılması dolmakta olan bir kovanın altına bir delik açmak gibi bir etki yarattı. Maalesef dolma potansiyelinin de doğru değerlendirilmemesinden kaynaklı olarak ve başka nedenlerden de delik göreceli olarak büyüdü de büyüdü. Üzülerek söylüyorum kovada suyun bittiğini hissedeceğiz. Bu konu da bir afet. Afet olacak. Kaçımız daha az su ile, hayat kurguluyor? Babil bahçeleri gibi topraksız tarım?  Sebze, meyve, et sadece yenmekten ziyade nasıl yetiştirilir tecrübemiz var mı? Fikrimiz diye sormuyorum çünkü burası önemli.  
Çok uzatmayayım zaten kafanızı biraz karışmıştır. Bu blogta yazdıklarımın biraz daha açılmış halleri orada da var. Bir kısmının linklerini de koydum

Şimdi hem yukarıdaki karışıklığı anlamak, hem de 6 Şubat gününe benzer durumlarda kaybettiklerimiz adına sizleri bir dakikalık saygı duruşu, sessizliğe davet ediyorum. Aynanın karşısına geçip gözlerinizin içine de bakabilirsiniz.

Doğru söyleyenlerin dokuz köyden kovmaması dileğiyle. 

Kalın sağlıcakla

Leave a comment