Göreceli zamanda gözükenler

24 saat olarak kabul edilen günü 35 saatmiş gibi yaşamak yorucu olsa da ben seviyorum. Gün dolu dolu geçiyor.

Haftada beş günün sekiz saati zaten rezerve. O günlere pek bir şey sığmıyor ama bazı hafta sonları var ki, yığılmalar üst üste geliyor; işleri, toplantıları, buluşmaları ucu ucuna ekleyebildiğim o nadir mükemmellik anları oluşuyor. 2025’in Aralık ayı bu yığılmalar için güzel bir zaman. Aynı zamanda yıl sonu kapanışı.

Öncelikle hafta boyu sürekli eksikliği hissedilen yatakta oyalanma ile başlayalım. Oğlum Arda’ya sarılma, arada elini kolunu ısırma, sonra kısa bir sakinlik ve yeniden, bi daha. Kahveyi kimin yapacağı münakaşaları sonunda yataktan kalkış. Patatesli yumurta hazırlığı. Kahvaltı yapma. İkinci kahveler. Gitar çalışma. Biraz odayı toplama. Saat 12:00’yi geçmiş ve biraya başla.

Pazar günü için planlı ilk buluşma saati 14:00’te olacaktı. Depremlerden birikmiş tramvaları paylaşmak için sanalda toplaştığımız arkadaşlarla yüz yüze buluşacağız. Hafiften heyecanlıyım. Farklı bir iletişim deneyimi. Hem denek hem gözlemci olduğumuz bu alanda zamanın nasıl geçtiği bana kalsın, buluşmadan sonra devam eden konular düşünülmeye değer. Kişinin kendi ile yüzleşmesi hiç kolay değil. Herkesin yapabileceği bu basit şeyin yapılamıyor olması çok enteresan. Sürekli görmezden gelerek kaçmaya çalıştıklarınla mücadele edebilmek daha yorucu aslında. Ürkütüyor, kızdırıyor, ne yapıyor ne ediyor ve kendini haklı çıkartıyor. Mahremiyetimizi pandemiden sonra kaybettiğimizi öğrenmek beni çok etkiledi.

Buluşma biter bitmez, diğer buluşmaya yetişmek için hızlıca ayrıldım ve Kadıköy’den Gazhane’ye doğru yola çıktım. Yolda eşim Nilgün aradı. Arda ile Termina İstanbul’da birşeyler yiyeceklerdi. Her halda oradan çıkıyorlar diye düşünürken, Nilgün çekilişe katıldığının heyecanını benimle paylaşmak istiyormuş. Ben de “O zaman size şans dilemek için yanınıza geleyim,” dedim ve rotayı Terminal İstanbul’a çevirdim. Aşırı bir kalabalık ve gürültü var. Nilgün ile Arda’yı bulabilmem bile bir ihtimalken onları podyumda, Arda’nın elinde hediye ile görmek şaşırttı. Şaşkınlığımı birden normalleşti ve anı yaşamaya kalmadan “o zaman fotoğraf çekeyim” diyerek aldım elime telefonu ve anı ölümsüzleştirdim 🙂

Yanlarında çok duramadım. Hatırladığım ikisinin de heyecandan titremesiydi. Elimizde, elimize tutuşturulan, nereden geldiğini “tam olarak” bilmediğimiz ama bizim olan bir cep telefonu, yeni bir imei numaramız daha oldu. Konunun detaylarını anlamak için biraz soruşturdum ama diğer aktivite için zamanında orada olamam gerek.

Gazhanede Hakan TOSUN için bir belgesel gösterimi ve forum yapacağız ve hoperlör yetiştirmem gerek. Hoperlörü alacağım yer açık ve yer Gazhane’ye yakın. Neyse ki başka arkadaşlarda hoperlör getirmiş de ben yedeğe düşmüşüm. Filmde ve forum güzeldi. Bütün bu süreç içerisinde daha güzeli; aktivite biterken dışarıda önceki buluşmadan bir arkadaşımın dışarıda beklemesi oldu. Meğersem Hakan TOSUN için yapılan aktiviteye katılan arkadaşları varmış ve onlarla buluşacakmış. Bu küçük tesadüş sevindirdi. Sırf o sebepten biraz daha oyalandım ama Artık hediye telefonu ailecek kutlama zamanı. Sadece aldığım hoperlörü yerine bırakma ve orada küçük bir gün özeti yapmak kaldı … Yaptım bitti tam apartmana gireceğim ve ne göreyim. Kapıya bildiri asılmış. Yeni açılan lokanta, süpermarket indirimi, apartman temizliği, epilasyon broşürlerinden çok farklı. Öncelikle ekonomik. A4 ikiye bölünmüş ve iki bildiri oluşturulmuş.

Okuyunca aldı beni bir gülme. Önce kelimeleri anlamlı olabilecek cümle halinde değerlendirmeye çalıştım ama ipin uçları bir şeklide bağlanmıyordu. Hakkıma düşen ilanı aldım. Diğerlerini aparmanın içindeki ortak posta kutusuna attım ve girdim eve.

Ev halkında, üç saat önceki titremenin yerini artık açılmış bir telefon kutusu; yanında kurcalanıp bırakılmış bir telefon ve heyecandan ışıldayan gözler dolduruyordu. Heyecan bu seviyede ama dolapta bira yok. Hazır kapıya ben yakın olduğum için gönüllü oldum. Bir taraftanda, bildiriyi gördükten sonra zaten bir dışarı çıkasım vardı iyi oldu. 

Apartmandan çıkarken bildiriden iki tane daha aldım. Önce hoperlörü aldığım yere gittim. On metre yakında yaşananı onlara da gösterdim. Tüpe güldük. Bende endirek olarak bildirinin dağıtıcısı oldum ve çıktım tekele. Asıl makara şimdi başlıyor. Koydum bildiriyi tezgaha ve sordum “Bu ne” diye. Kısa bir sessizlik, bildiriye uzanan bir el, kısa bir okuma sessizliği ve “küçük tüp ne lan” diye bir gülüş. Tekelde lakabım artık sarı montlu abi ve küçük tüp oldu.

Neyse çok uzatmayayım aldım biraları. Gittim eve. Telefonu biraz bende kurcaladım ardından yatış.

Sizlerde kalın sağlıcakla.

Leave a comment