BFF daha evden çıkarken fren patlattığı için dağınık yola çıktık.
Dağ öncesi son alışverişimizi beraber yaptık ama biz yine kamp alanına geç vardık. Merak edildik, arandık. Hatta içinde sobası olan çadırda pişen börekleri bile kaçırdık. Oysa biz, kaybolmanın sarhoşluğuyla, dumanı tüten organik gübre fabrikasının yanından, karşıdan arabaların gelmediği asfalt köy yollarında süzülüyorduk. Tabi ki derin sohbetleri ve kuzu kolu kaçırmadık.
Gece biraz alkollü geçti. Neyse ki kısıtlıydı da bitti.
Sohbetler, aksine kısıtlı değil 30 yılın biriktirilmişleriyle doluydu. Bizleri resmen sarhoş etti. Konular derin, bazen zorlayıcı ama 29 Ekim dolunay kadar aydınlıktı. Cırcır böcekleri olmamasına rağmen yatarken senfonimiz bile vardı.
Rüyamda sanki sabah iki sefer uyandım. İlkinde erken kalkıp yürüyor, ikincisinde arabayla gidiyordum. Yürürken gördüğüm tepsi gibi batan dolunayı arabada göremeyince Köroğlu Dağının eteklerine uyandım. Omuzlarda bebekler, ellerde değnekler, sırt çantalarında Dronlar zirveye çıkıyorduk. Kayalar hiç tecrübe etmediğimiz kadar kaygandı. Ya ayakkabılarımızın tabanları kuruyup sertleşmişti ya da bu kayalarda bir şey vardı. Bu kısa ve kolay tırmanış, beraber yürünen arkadaşlarla çok keyifli ve değerli geçti. Zirve darda olsa biz o kalabalık halimizle güzel vakitler geçirdik. “Keşke eşim ve çocuğum da burada olsalardı. Oğlum, dağın zirvesinde dönen Dronların önünde halay çekerdi” diye geçirdim içimden. Ama olsun çadırda uyumakta güzel.
Zirve dönüşünün en sevdiğim yanı yanındaki kişilerle yapılan sohbetlerdir. Yolun ve zamanın daha keyifli geçmesini sağlar. Tabi bazıları yürürken konuşmayı pek sevmez o zaman durumlar biraz değişir. Neyse ki bu sefer konuşmayı sevene denk geldim. Dağın eteklerine vardığımda sabahki rüyanın benzerini bir daha gördüm. Hem yürüyor hem de arabayla gidiyordum. Bu sefer ikisinde de aynı mutlu sonu gördüm. Yıkanmış bulaşıklar ve közlenmiş patatesler.
Cumhuriyetimizin 100. yılına
Leave a comment